Makale Sansür Tarihi

Samizdat – Bölüm 3

Martin Puchner’ın kitabındani alınarak yerelleştirilen, seri halinde yayınlıyor olduğumuz bu makale; ağın bugün kullanıyor olduğumuz hali için onu özgürleştirecek benzetmenin matbaa değil, samizdat olduğunun zamansız kanıtlarındandır.

Serinin ilk yazısını okumak için tıklayın.

Serinin ikinci yazısını okumak için tıklayın.

Yüzlerce okur ve dağıtımcı tutuklansa da, samizdat asla durdurulamıyordu. Çünkü okunmaya değer edebiyatın tek kaynağıydı.

Ahmatova Ağıt’ı Soljenitsin’e okuduğunda, bu şekilde dolaşımda olan 300 civarı yazar vardı. Soljenitsin de bu yazarlardan biriydi ve Ahmatova Soljenitsin’in İvan Denisoviç’in Bir Günü romanının samizdat versiyonunu bu sayede okumuştu. Ahmatova’nın Ağıt’ı hapishane kapılarında umutsuzca beklemeyi tasvir ederken, Soljenitsin okurları gulag kısaltma adıyla bilinen hapishane sisteminin kalbine götürüyordu. Roman, tüyler ürpertici derecede gerçekçiydi. Soljenitsin romanında, tipik bir mahkûmun uyan çağrısı ve biraz fazladan yiyecek elde etme çırpınışları ile başladığı ve sıfırın altında sıcaklıklarda, yetersiz kıyafetlerle inşaat işlerinde çalışarak devam ettiği bir gününü anlatıyordu.

Soljenitsin, gulag’daki hayatın insanlıktan ne denli uzak olduğunun ve öfkesini ne kadar yansıtırsa yansıtsın asla yeterli olmayacağının farkındaydı. Bu yüzden, gerçekleri çırılçıplak gözler önüne seren tasvirlerin en etkili silah olacağını düşünerek okurlara kendi kendilerine öfkelenme şansı tanımayı tercih etmişti. Soljenitsin, benzer bir yaklaşımın Primo Levi gibi yazarlar tarafından Nazi esir ve ölüm kamplarındaki çok daha beter şartları aktarmak adına kullanıldığını bilmiyordu.

20. yüzyıl edebiyatının zenginliği ve işlevi üzerine düşündüğümde, faşizm ve totalitarizmin dehşetine tanıklık eden yazarlar hep ön sırada gelir. Evet, çok daha erken dönemlerdeki yazarlar da şiddetin resmini çizmekten çekinmiyorlardı. İlyada’da Homeros ve kâtibi, bir mızrağın insan bedenine nasıl girdiğini ya da bir insanın başının nasıl parçalandığını son derece detaylı bir biçimde anlatır. Fakat sıradan insanların sistematik bir biçimde kitleler halinde esarete mahkûm edilişini aktarmak, yepyeni bir zorluktu. Sadece kralların ve kahramanların değil, sıradan insanların hayatlarıyla da ilgilenmeyi öğrenen edebiyat, bu zorluğu aşmaya hazırdı. Yirminci yüzyıldaki bu iki gelişme, kitlesel tutuklamalar ve edebiyat, birbiri ile buluşup tanıklık etmenin eşsiz edebiyatına evrildi.

Soljenitsin ne yazdığını çok iyi biliyordu. İkinci Dünya Savaşı’nda görev yaptığı sırada, arkadaşına yazdığı bir mektupta Stalin hakkında aşağılayıcı yorumlarda bulunmuştu. Bu sebeple tutuklandı ve sekiz yılını gulag’da geçirdi. Stalin’in ölümünün ardından serbest bırakıldı fakat Kazakistan’a sürüldü. Orada son derece ilkel bir kil barakada yaşadı. Satın aldığı ilk şey, gulag’da yaşadıklarını kelimelere dökmek adına Moskva 4 model bir daktiloydu. Bu süreç oldukça meşakkatliydi çünkü Soljenitsin hızlı yazamıyordu. Gulag’dayken ondan boşanan eski eşiyle tekrar evlendiğinde üretim süreci hızlandı çünkü eşi, tıpkı samizdat daktilocuları gibi on parmak yazmayı biliyordu. Gulag hakkında yazmak tabuydu, bu sebeple Soljenitsin taslakları ve notlarını yakıyor, sadece tek bir kopya tutuyor, onu da karmaşık bir saklama sisteminde muhafaza ediyordu.

Fakat 1962 yılında Ahmatova ile tanıştığında her şey değişmişti. Soljenitsin’in Leningrad’a gitmesinin asıl amacı Ahmatova‘ya saygılarını sunmak değil, İvan Denisoviç’in Bir Günü’nün Novy Mir’de basılacak oluşuydu. Bu dergi, Rus edebiyatında önemli bir yere sahipti: samizdatın gizli dünyası ile devlet destekli yayıncılığın arasında duruyordu. Soljenitsin’in romanını resmi bir dergide basmak son derece zordu. Editörlerin bazı tavizlerle memnun edilmesi gerekmişti ve reformist güdülerle hareket eden Kruşçev, yayın izni için parti heyetini ikna etmişti. Sonunda tüm uğraşlara değmişti: Dergi edisyonunun bir milyon kopyası üretilecek, buna ek olarak ayrı bir kitap edisyonu yüz bini aşkın kopya ile piyasaya sürülecekti. Buluştuklarında Ahmatova ve Soljenitsin’in bu rakamlardan haberi yoktu, fakat bu baskıların sansasyon yaratacağını biliyorlardı. Samizdat’ın bastırılmış gücünü bünyesinde barındıran bir metin, devlet kontrolündeki “Gutenberg kudreti” ile halkın gözü önüne çıkacaktı.

Bu yeni gelişmelerden Ahmatova da nasibini aldı. İvan Denisoviç’i yayınlayan Novy Mir, Ağıt olmasa da Ahmatova’nın sadece samizdatta dolaşan bazı şiirlerini ortaya çıkardı. Altmışların başında, bir başka olanak ortaya çıktı: Yurtdışında basım. Özellikle Almanya olmak üzere birçok ülkede, Rus eserleri yayınlama hazır birçok basımevi türemeye başladı. Süreç zor ve tehlikeliydi. Müsveddeler ve el yazmalarının, genellikle mikrofilmlerde gizlice Rusya’dan çıkarılması ve basılan kitapların tekrar kaçak olarak ülkeye sokulması gerekiyordu. Ayrıca yazarlar da tehlike altındaydı, bu sebeple samizdat olarak adlandırılan bu yurtdışı yayımların üzerinde genellikle “yazarın izni olmadan yayınlanmıştır” notu bulunuyordu. Önce Ahmatova ve yakın arkadaşlarının zihinlerinde yaşamını sürdüren ve sonraları gizli samizdat ağı ile dolaşıma sürülen Ağıt, bu sayede ilk kez 1963 yılında samizdat olarak basıldı.

(i) http://www.martinpuchner.com/written-world.html