Makale Sansür Tarihi

Samizdat – Bölüm 2

Martin Puchner’ın kitabındani alınarak yerelleştirilen, seri halinde yayınlıyor olduğumuz bu makale; ağın bugün kullanıyor olduğumuz hali için onu özgürleştirecek benzetmenin matbaa değil, samizdat olduğunun zamansız kanıtlarındandır.

Serinin ilk yazısını okumak için tıklayın.

Ahmatova gibi bir şair için, şiir hem tehlikeli hem de son derece gerekliydi. Tüm bir halkın kederini, korkularını ve çaresizliğini ifade olanak sağlıyordu. Yeni şiirinin adını Ağıt koymuştu. Apaçık bir hikâye anlatmıyordu. Stalin yılları fazlasıyla ezici, karmaşık ve darmadağınıktı. Bunun yerine Ahmatova, birkaç satır diyalogla ya da hatıralarından ufak bir olayla, geçmişi özenle işlenmiş anlara dönüştüren bir cümleye ya da bir imgeye indirgediği enstantaneler sunuyordu. Şiirin en açık bölümü, her gün hapishanelerin önünde toplanarak sevdiklerinin sürgüne ya da idama mahkûm edilip edilmediğini öğrenmeyi bekleyen kadınlardan, annelerden ve eşlerden bahsediyordu. Ahmatova, bu kadınlardan yazılarında şöyle bahsediyordu: “Hepsini isimleriyle anmak isterdim fakat listelere el konmuştu ve hiçbir yerde bulunamıyordu.”

Gitgide tamamlanan şiir, Ahmatova kağıtları imha etmeden önce her bölümünü ezberlediği müddetçe güvendeydi, fakat bu şekilde şiir ancak Ahmatova hayatta kaldığı sürece yaşamına devam edebilecekti. Bir şiirin yaşamına devam edebilmesi için paylaşılması, zihinden zihne taşınması gerekirdi. Ahmatova temkinlice en yakın arkadaşlarını, sadece bir düzine kadını evine çağırdı. Arkadaşları şiiri ezberleyene kadar onlara defalarca okudu. Belki de Sappho da iki bin yıl kadar önce şiirlerini kadın arkadaşlarına bu şekilde öğretiyordu. Fakat Sappho, mısralarını yazmaktan korkarak yaşamamıştı. Şiirlerinin narin kağıtlara yazılmış parçaları, çağlar boyunca dayanarak onun olağanüstü hayal gücünün ve yazının zamana karşı mukavemetinin ispatı oldu. Papirüse yazılacak dahi olsa, Rus Sappho böyle bir risk alamazdı.

Şiirlerini ezberlemek zorunda kalan Ahmatova ve arkadaşları, bunu sözel kültürden gelen ses sanatçılarının becerilerine sahip olmadan başarmak zorundaydılar. Bu işin profesyonelleri, uzun anlatıları ve sanatsal yapıtları hatırlamalarına olanak sağlayacak şekilde zihinlerini eğitiyor ve yeri geldiğinde ezberlediklerini farklı biçimler alacak şekilde uyarlayabileceklerini biliyorlardı. Fakat Ahmatova, arkadaşlarının tek bir kelimeyi dahi değiştirmesini istemiyordu. Şiirlerini kâğıda yazarken her ifadenin üzerinde ihtiyatla çalıştığı için, her gerçek yazar gibi bu konuda hassasiyet bekliyordu. Arkadaşlarının Ağıt’ı tam olarak onun yazdığı şekliyle ezberlemesini istiyordu. Böylesi okuryazar bir toplumda yaşayan bir şair olarak ezbere başvurmak zorunda kalmalarındaki ironi, Ahmatova’nın gözünden kaçmadı. İçinde bulunduğu durumu “Gutenberg öncesi” olarak adlandırıyor ve alaycı bir üslupla şöyle diyordu: ” ‘Kahrolsun Gutenberg’ sloganıyla yaşıyoruz.”

1962 yılında Ahmatova, Ağıt’ı Sovyetler Birliği’ndeki basılı edebiyata dayatılan kısıtlamaları sınamaya hazırlanan genç Rus yazarlara okuyarak aktarmaya başladı. Stalin öleli birkaç yıl olmuştu ve Temizlik’in en kötü yılları geride kalmıştı. Hükümet içerisinde gerçekleşen bir iktidar mücadelesinden galibiyetle ayrılan Kruşçev, kendini Stalin’in en ölçüsüz suçlarından uzaklaştırmaya başladı. Yumuşama Dönemi olarak adlandırılan bu süreçte, nüfuzlu bir edebiyat editörü, Ahmatova adına Kruşçev’e mektup yazarak, onca yıl sessizliğe mahkûm edilen ve dışlanan şairin itibarının iade edilmesini tavsiye etmişti. Bir kez daha devletin başkanı, Rus Sappho ile ne yapacaklarına karar vermek zorunda kalıyordu. Kruşçev, Ahmatova’nın artık bir tehdit unsuru olmadığını ve Sovyet edebiyatında ufak da olsa bir yerinin olabileceğini kabul etti.

On yıllar sonra ilk defa, Ahmatova tekrar yayınlanma umuduyla yazabiliyordu. Fakat bu yeni şartlar dahilinde bile, Ağıt basılıp yayınlanmak için çok riskliydi. Ahmatova, tam da bu sebepten ötürü şiirini genç Rus yazarlara ezberden aktarmayı seçmişti. Yazar Aleksandr Soljenitsin Ağıt’ı bilmiyordu, fakat Rusçada “bireysel yayıncılık” anlamına gelen samizdat kelimesi ile adlandırılan bir yayıncılık ağı vasıtası ile Ahmatova’nın başka şiirleri ile tanışmıştı. Stalin döneminde şiir üretmenin en güvenli yöntemi şiirleri ezberlemekti, fakat Stalin’in ölümünün ardından, yeraltı kişisel yayıncılığının alternatif bir yöntemi ortaya çıkmıştı. Araç olarak matbaa makineleri kullanılmıyordu. Totaliter bir rejimde bu tip araçları elde etmek zordu. Samizdat hala, Ahmatova’nın döneme verdiği isim gibi “Gutenberg öncesi” bir yöntemdi. Farklı bir mekanik enstrüman kullanılıyordu. Neredeyse 100 yıllık, görece daha ucuz ve kontrolü daha zor bir enstrüman: Daktilo.

Karbon kağıdının da yardımıyla, daktilo ile bir oturuşta ona yakın kopya hazırlamak mümkündü. Bu kopyalar daha sonra okurlara dağıtılıyor, bu okurlar ellerine geçen kopyaları gizlice tekrar çoğaltarak başka okurlara ulaştırıyordu.

Samizdat, Stalin’in ölümünün hemen ardından Ahmatova ve birkaç kişinin şiirleri ile başladı. Şiirler kısaydı ve Sovyet yaşamının her köşesine işlemiş korkuyu ve çaresizliği adeta sıkıştırılmış halde yansıtıyordu. Başta elle yazılmış bu kaçak şiirler, arkadaş grupları içerisinde dolaşıyordu ve bu gruplar, Ahmatova’nın 30’lu yıllarda şiirlerini fısıldadığı arkadaş çevresinden daha kalabalık değildi. Stalin’in ölümünü takip eden Yumuşama Dönemi’nde, samizdat daha cesur bir tavır kazandı. Üretilen kopyalar daha geniş çevrelere dağıtılıyor, daha fazla insan okumaya cüret gösteriyordu. Okurlar kopyaları sadece bir gün ellerinde tutuyor, bir sonraki gruba aktarmadan önceki gece tek başlarına ya da arkadaşlarıyla birlikte alelacele okuyordu. Sürecin işleyişi oldukça ilkel, zahmetli ve ulaşımı kısıtlı olsa da bu bir başlangıçtı. Kısa bir süre sonra samizdat sadece şiirle sınırlı kalmayıp denemelere, politik yazılara ve hatta özellikle yurtdışından gelen, tamamı daktilo ile ucuz kağıtlara yazılmış, kapaksız, ciltlenmemiş, hatalarla dolu ve birçok kişinin aynı anda okumasına izin verecek şekilde ayrı bölümler halinde dağıtılan romanlara dahi ev sahipliği yapmaya başladı. Samizdat ağı güçlendikçe, çoğaltma yöntemleri de gelişti. Profesyonel samizdat daktilocuları, bir yandan yeraltı yazınını desteklerken aynı zamanda bu işten gelir de elde ediyorlardı.

Sovyet hükümeti günden güne büyüyen samizdat hareketinden bihaber değildi, fakat Stalin döneminin korku atmosferine dönmenin haricinde, samizdatı denetim altında tutmak zordu. Evler aranıyor, samizdat bulunduranlar genellikle 190-1 sayılı “Sovyet Hükümeti ve Sosyal Sistemine Hakaret” ya da 162 sayılı “Yasak İmalatta Bulunmak” maddelerine dayanılarak hızla cezalandırılıyordu. Fakat, yüzlerce okur ve dağıtımcı tutuklansa da samizdat asla durdurulamıyordu çünkü okunmaya değer edebiyatın tek kaynağıydı. Bir büyükannenin torununa hiçbir şekilde Tolstoy’un Savaş ve Barış’ını okutamadığına dair bir şaka ağızdan ağza dolaşıyordu. Büyükanne sonunda çaresizce, samizdata benzemesi için koca romanı yeniden daktilo ediyordu.