Dezenformasyon Yasası’nın Türkiye macerası ve Avrupa ülkeleri

Dezenformasyon Yasası’nın Türkiye macerası ve Avrupa ülkeleri
ADNAN EKİNCİ
Sonunda “Dezenformasyon Yasası” diye bir bebeğimiz oldu, henüz bir buçuk aylık… Aslında “Basın Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” gibi uzun bir adı var ama daha çok “Dezenformasyon Yasası” olarak biliniyor. Maalesef nur topu olduğunu söyleyemiyoruz, engelli doğdu. Sancılı bir doğum sürecinin ardından şu anda beşiğinde tıngır mıngır sallanıyor. Kanun, basın kartı mevzuatında yaptığı düzenlemeler ve internet gazeteciliği yapan siteleri de kapsayan yeniliklerle gazetecilere bir nevi “çekidüzen” veriyor. Basın İlan Kurumunu şekillendiriyor, sosyal ağ sağlayıcılarına yükümlülükler getiriyor, “şebekeler üstü hizmet” şeklinde yeni kavramlar üretiliyor. Kanunun çıkış noktası olan dezenformasyon konusu ise kanunun büyük şamatası içinde tek bir maddeye sıkıştırılmış halde, “benim burada ne işim var?” şaşkınlığı içinde çevresine bakınıyor. En çok da sosyal medyada gözlenen bilgi kirliliğini önlemeye ilişkin yapıldığı iddia edilen 29. madde konuşuldu. Zira diğer maddelerde kendini “zapturapt altına alma” şeklinde gösteren düzenlemeler, dezenformasyon konusuna gelince birden hapis cezası yaptırımından söz etmeye başlamıştı. Bu nedenle Türkiye’deki hukuk çevreleri ve sivil toplum kuruluşları, kanunun barındırdığı sakıncaları bangır bangır dile getirdiler.

Düzenleyiciler hariç herkes endişeli

Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM) İzleme Komitesi de yasanın en çok tartışılan bölümü olan “yanlış veya yanıltıcı bilgi” hakkında, anayasal konularda Avrupa Konseyi’nin danışma organı olan ve ülkelerdeki mevzuat konusunda öneriler ortaya koyan Venedik Komisyonu’ndan acil görüş talep etti. Komisyon, söz konusu taslağın yasalaşması halinde Türkiye’de ifade özgürlüğüne müdahalede bulunulmuş olacağını söyledi. Ayrıca, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası öngören yaptırımın da yasanın meşru amacı olarak gösterilen ulusal güvenlik, toplumsal sağlık ve bireylerin haklarının korunması amacıyla orantılı olmayacağını bildirdi. Sonuç olarak yasa, dile getirilen endişe ve uyarılara kulak asılmadan 18 Ekim 2020 tarihinde yürürlüğe girdi. Bebek metaforu üzerinden açıklayacak olursak, hekimlerin “Bu engelli haliyle doğarsa hayatınızı cehenneme çevirir” savıyla bebeği aldırma önerisi kabul görmedi. Ailenin uyarılarına rağmen anne, bebeği doğurdu. Bebeğin durumu şu an gayet iyi ama iki ayağı üzerinde durmaya ve yürümeye başladığında ortaya çıkacak manzara konusunda annesi hariç herkes endişeli. Oysa yasa düzenleyiciler, zorunlu bir ihtiyaçtan yola çıktıklarını söylüyorlardı. Tasarının gerekçesinde temel amacın, sahte isimler ve hesaplar tarafından üretilen dezenformasyon ve yasa dışı içerikle mücadele etmek, Türkiye vatandaşlarının çevrimiçi haklarını korumak olduğu belirtiliyordu. Bununla da kalınmayıp, taslak hazırlanırken Amerika Birleşik Devletleri, Almanya, Fransa ve Birleşik Krallık gibi ülkelerdeki düzenlemelerin incelendiğini ve uyumlu hale getirildiği söyleniyordu. AKPM, Avrupa Birliği üye devletlerine dezenformasyon, propaganda ve yalan habere karşı alınacak tedbirler konusunda önerilerde bulunmuştu. Her ne kadar küresel bir endişe haline geldiği kabul edilse de dezenformasyona karşı atılacak adımlar konusunda hassas olunması gerektiğini söyleyen Konsey, dezenformasyonun önlenmesine ilişkin üretilen çözümlerin kolayca sansüre ve içeriklerin kısıtlanmasına neden olabileceğini vurgulamıştı. Dezenformasyona yönelik en sorunlu uygulamanın ise onun “suç haline getirilmesi” olduğunu söyleyen Konsey, “Tarih, gazeteci ve insan hakları savunucuları ile muhalefeti bastırmak için hapis cezaları veren rejimlerin uygulama örnekleriyle doludur” diyerek uyarıda bulundu. Türk Ceza Kanunu’na da eklemlenen 29. madde şöyle düzenlendi: “Sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle, ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe aykırı bir bilgiyi, kamu barışını bozmaya elverişli şekilde alenen yayan kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır. Fail, suçu gerçek kimliğini gizleyerek veya bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlemesi hâlinde, birinci fıkraya göre verilen ceza yarı oranında artırılır.” Ne var ki, görüldüğü gibi düzenlemenin içinde yer alan kavramların hangisinin ucundan tutulup çekilse, istenilen yere götürebilecek kadar esnek ve muğlaktı.

Sadece Yunanistan’da benzer bir yasa var

Kanunun, Avrupa ülkelerinde yapılan benzer düzenlemeler incelenip onlara uyumlu hale getirildiğine ilişkin yapılan resmi açıklama da gerçek değildi. Zira Almanya, 2017 yılında, “Sosyal Ağlarda Kanun Uygulamasını İyileştirme Yasası (NetzDG)” isimli bir yasa çıkardı. Yasada, “yanlış veya yanıltıcı bilgi” yayan kişiler hakkında ceza kovuşturması yapılmasına ilişkin bir hüküm bulunmuyor. Sadece, nefret söylemi ve diğer suç teşkil eden içeriklere karşı sorumluluğu sosyal medya platformlarına yüklemekle yetinildi. Almanya’dakine benzer bir düzenleme de Fransa’da gerçekleşti. 13 Mayıs 2020’de onaylanan ve internet üzerindeki nefret içerikleriyle mücadele eden “Avia Yasası” isimli yasa, internet platformları ile arama motorlarının, yapılan uyarılardan sonra ilgili içeriği 24 saat içinde kaldırmasını düzenliyor. Buna uymayanlara, yaptırım olarak 1,2 milyon Euro’ya kadar para cezası öngörülüyor. Yasa; etnik, dinî, cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği temelinde nefret; şiddet, hakaret veya teşvik edici içerikleri kapsıyor ve “yanlış veya yanıltıcı bilgi” yayan kişilerin cezai kovuşturmasına ilişkin herhangi bir hüküm yer almıyor. Birleşik Krallık hükümeti tarafından 2 Mayıs 2021’de yayımlanan “Çevrimiçi Güvenlik Yasası Taslağı” da çevrimiçi içerik paylaşım platformlarına ve arama motorlarına, kullanıcıları koruma yükümlülükleri getiriyor. Tasarı, sosyal medya platformlarının, kullanıcılar tarafından oluşturulan içeriğin sorumluluğunu üstlenmelerini düzenliyor. Tasarıda gazetecilikle ilgili içeriklere yaptırım veya ceza kovuşturması öngören bir hüküm ise bulunmuyor. Çok garip, içerik ve yaptırım açısından bizimkine en çok benzeyen düzenleme, komşu Yunanistan’da var. Onlar da ceza kanununa “Her kim kamuya açık bir şekilde veya internet aracılığıyla vatandaşlarda endişe veya korku yaratabilecek veya ulusal ekonomiye, ülkenin savunma kapasitesine veya kamu sağlığına yönelik kamu güvenini sarsabilecek yalan haberleri yayar veya yayımlarsa, üç aydan beş yıla kadar hapisle cezalandırılır” diye, özel bir madde eklemişler. Ancak bu madde, bugüne kadar Kovid-19 salgını dışındaki alanlarda hiç uygulanmamış. Görüldüğü üzere, iddia edildiği gibi yanlış veya yanıltıcı bilgiyi suç haline getirme konusunda ilham kaynağı olarak gösterilen Avrupa ülkeleri (Yunanistan hariç) hapis cezası öngörmüyor. Bunun yerine yasa dışı içerikle ilgili olarak internet platformlarına farklı yükümlülükler getirmekle yetiniliyor. Bakalım gelecek günler bizim için neler gösterecek? İstanbul Üniversitesi Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku Anabilim Dalı Başkanı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Adem Sözüer’in şu sözleri, geleceğe ilişkin ipuçları veriyor: “Bu yasada önemli olan suç tipinin belirsiz olmasıdır. Bir paylaşımın gerçeğe aykırı olup olmadığını kimin belirleyeceği muğlaktır. Dezenformasyon tabi ki önlenmelidir. Ancak bunun yolu ceza hukuku değildir. Başka yolları vardır. Çoğulculuktur, ifade özgürlüğünün ve eleştiri hakkının yayılmasıdır. Doğru bilgi ancak bu şekilde ortaya çıkar. Oysa bu suç tipinde, sadece ‘Bu bilgi gerçek dışıdır’ denilerek soruşturma açılmasına imkan veriliyor. Hatta tutuklamayı da getiriyor. Dolayısıyla ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü açısından, bütün sosyal ağ kullanıcıları açısından ciddi bir sorunla karşı karşıyayız.” * Bu yazı dizisi, Almanya Federal Cumhuriyeti İstanbul Başkonsolosluğu tarafından desteklenmiştir.